MEHMED AKİF ERSOY VE ALPERENLER*

ELİF İLE MİM’İN ASKERLERİ: MEHMED AKİF ERSOY VE ALPERENLER

Allâh adın zikredelim evvelâ / Vâcib oldur cümle işte her kulâ
Allah adın her kim ol evvel anâ / Her işi âsân eder Allah anâ
Allah adı olsa her işin önü / Hergiz ebter olmaya ânın sonu
Her nefeste Allah adın di müdâm / Allah adıyla olur her iş tamam
Bir kez Allah dese aşk ile lisân / Dökülür cümle günah misl-i hazân
İsm-i Pâkin pâk olur zikreyleyen / Her murâda erişir Allah diyen.

Allah der demez hemen Muhammed derim. Ona Ahmed ve Mahmud derim. Dervişlerin fikri neyse zikri odur der, evvelemirde bunları bana belleten Allahıma hamd’ederim. Hamd ismiyle müsemma onsekiz bin alemin Mustafa’sına, şanlı Peygamberime sonsuz salat ve selam ederim. “Cürmüm ile geldim sana” diyen Yunus gibi “şöyle garip bencileyin” der, dergahın eşiğinde beklerim. Türkçe konuşan Yunuslar kervanına aksak çolak kekeme halimle ben de katılmayı murad ederim. Su gibi berrak, yuyan, yıkayan, akan, çağlayan, kir tutmayan, bizi asırlardır insan içine Âdem (Adam!)
sıfatında çıkaran üstün Türkçe’yle işte bu nutkumu burada arz ederim. Bilmeyi bildikçe bunu bilirim:

Bilmeye doymayan cahil, kemter bir kulum. Ol şefaatçinin şefaatini dilerim. Onun ümmetim! Ümmetim! Deyü deyü teheccüd vakti gözyaşı dolu duasını boşa çıkarmaktan, cehennemlik olmaktan, meymenetsiz biri olmaktan Allaha sığınırım.

Elhamdü ile başlayan kitabıma yemin olsun. Miladi 751 senesinde (Hicretten 133 sene sonra) Talas muharebesinde Çin’in tarafını tutmayıp Arab’ın tarafını tutarak geçmişi ve geleceği avucunun içine alacak olan Türklüğe and olsun. Halife ordusunun ilelebed temsilcisi ve sahibi olmak için Türklüğün gün doğumunda, kızıltuğlarıyla zûlmeti delerek meydana çıkan Alperenlik davasına yemin olsun.

Sınır boylarında modern tarihin her sayfasını atların nal sesleriyle, oklarının cıvıltısıyla, cenk türküleriyle dolduran; cengaverlere yemin olsun ki ne Elif’i ne de Mim’i birbirinden ayırayacağım.

Kur’an harfleriyle, İslam yazısıyla bana bir cennet vatan veren dedelerimi incitmek, atalarıma ihanet etmek istemem…
Ahir zamanda yalnız Türk milletine yâr olan, dolu ana /Anadolu olan; Hak Teala’dan hak ederek aldığımız şüheda fışkıran bu toprak; bu Diyar-ı Rum toprağı şahidimizdir: Biz Allah ve Muhammed lafızlarına inandık, ikrar ettik, onları çok çok zikrettik, zikretmeye de devam edeceğiz. Biz bu kelimelerin, bu kelimelerin manasını; rüyet-I hilal /doğan ay / yeni ay/ hilal ve parlayan yıldız olarak en yukarıda, göklerde, arş-ı alâda gördük; görmeye de devam edeceğiz.
Parlayan ve parlayacak olan benim milletimin yıldızıdır; hiçbir milletin değil o, o benimdir, o ancakbenim milletimindir. Çehreni çatma hilalim, n’olursun sana yalvarıyorum, etme kurban olduğum, yeter be güzelim.. Türk milletine, kahraman ırkıma gül gayri, ben ettim sen etme affet beni!

Biliyorum hep senin sayende ezelden beridir hür yaşadım ben. Irkıma izmihlal, yokoluş, bitme- tükenme olur mu? Olmaz! Bu ne hayattayken ne de mematken olmaz! Ebediyyen olmaz…İşte biz ezelden beri özgür bir millet onlarak Allah ve Muhammed lafızlarını Hilal ve Yıldız şeklinde göndere çektik. Estetik ve etik’ten mahrum olan, hadlerini bilmeyen riyakâr milletler ve acaip ne idüğü belli olmayan “İslamcı” grup ve topluluklar bu lafızları bayraklarına aynen alırlar. Bunu ancak Sancağ-ı Şerif’in mânâsından habersizler yapabilir. Çünkü biz Türkler “işte bak bu lafızlar aynen bizi gösteriyor” demeyiz. Biz yalnız onlara lâyık olmaya çalışırız. Lâyık olmaya çalıştığımız Yozgatlı bir fukara köylünün ağzındaki Türkçe’den bile bellidir: Elaaam. Bu kelimenin tam Türkçesi: Allahuâlem.
(Aallahualem bissevab.) Biz söylüyoruz, konuşuyoruz, birşeyler yapıyoruz ama bütün işler Allah’ın elindedir; gücün ve kudretin yegane sahibi odur. Âlim-i Mutlak odur. Elaam biz ancak Allah’ın emrini tutup nehyettiğinden sakınırız. Dua ederiz. Öyle bir dua ki ne dediğimizi ve haddimizi biliriz. Olmayacak duaya da amin demeyiz. Küstahlık edip Allah lafzını bayrak yapıp sallamayız. Güya hak ve adelet adına oralara buralara bombalar atarak boş, beyhude, faydasız yollara sapmayız. Atılan her bomba sebebiyle sadece mazlumların, masumların değil; yerdeki karancanın, kuru yaprağın üstündeki çiğ tanesinin bile yevm-i kıyamette bizden hesap soracağından korkarız. Başımızdaki zalim sultansa eğer ona karşı hakkı savunur, zulmünü kınar, şeriat dairesi içinde zulmüne engel olmaya çalışır, hak sözü söylemekten asla perva etmeyiz. Velakin g.t kadar toprak için çürük çarık bir dil için; bir milleti, bir ülkeyi yenip yutulacak hale getirecek hiçbir işle de işimiz olmaz. Ta ezelden beri bunu der, bunu biliriz: İl (devlet) gider, töre kalır. Türk töröktür. O törebilir demektir. Nizamdan, Allah’ın kanundan, İslam’dan ayrılmayız. Töre konuşursa hakan susar der atalarımız. Devleti töreden üstün tutmayız, tutamayız. Çok açık bir Türkçemiz var: Şeriatın kestiği parmak acımaz. O parmağı eğer töre kesemezse, töreye karşı gelenlerin başını şeriat alamazsa, o devlet yaşayamaz. Kaşgarlı Mahmud kitabına almış mı bu mânâyı? Almış. Türk yoldan çıkmayan, sapıtmayan, tat olmayan demektir. „Tat’sız Türk (b)olmaz.“ Bu mânâ daha sonra küçük Asya toprağında „Türk müsün, gavur musun?“ şeklini alır. Gâvur; gayr-i müslim kelimesinin en kestirme söylenişidir. Eskiden Boşnak bunu çok iyi bilir ve ilmihal kitabında da böyle sorardı: Od kad si Turcin? ( Ne zamandan beri Türksün?) “Od Kalu Bela” (Kalu Bela’dan beri.) Şimdi ise müslim, gayr-i müslüm ayırmadan bütün dünyayı tehdit eden Amerikanlık var. Bu Amerikan kültürünün bugün –kendi halkı da olmak üzere- tehdit etmediği bir zemin neredeyse yok. Kılık-
kıyafetimizden, ne yeyip içeceğimize kadar herşey maalesef bu kültürün etkisi altında. Girmediği delik, söylemediği yalan yok bu yılanın. Bir zamanların puperest Roma‘sında Hazreti İsa’nın ayakları altında ezilen „yılanın başı“ bugün muhakkak sadece Yunus’un, Karacaoğla’nın, Köroğlu’nun konuştuğu, bizim de hala konuşmaya çalıştığımız yüksek Türkçe‘nin ayakları altında ezilebilir. İşte tat mısın, Türk müsün; Türk müsün, gâvur musun şeklindeki fark bugün; „Türk Olamadıysan Oldun
Amerikalı“ sözündeki en gerçekci ve fakat en ideal bir mânâya tebdil olmuştur. Bütün bu farklar ezelden beri hür olan, hilalin aşkıyla yanan, aşk ile Allah diyen Türk milleti Türkçe ile yapıyor.
Öyleyse Türkçe’ye, ana dilimize eğilmeye devam edelim.. Evet doğrusunu Allah bilir deriz ve doğru olanın, doğurgan olanın üzerine titreriz. Değerli olanı ortalıkta bırakmayıp korururuz, onu kem bakışlardan, muhafaza ederiz. Kız kelimesi kıskanılacak, korunacak, üzerine titrenilecek çok değerli varlık manasındadır. Kızlar ortalıkta bunun için gezmezler. Asla orta malı ve seyirlik değildirler.
Piyasa bizde olumsuz bir şeydir. Kız piyasaya çıkmaz, sokakta bırakılmaz. Türkçe’nin bu yüksekliği sebebiyle Türk’ün kızı en üstün kızdır:

“Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu /Bülbülün figanı bağrımı deldi
Gül alıp satmanın zamanı geldi /Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i .
Çeşmelerde abdest alınmaz oldu /Camilerde namaz kılınmaz oldu
Mamur olan yerler hep harap oldu /Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i .
Budin’in içinde serdar kızıyım /Anamın, babamın iki gözüyüm
Kafeste besli kınalı kuzuyum /Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.”

Gazi Aşık Hasan Almanların elimizden aldığı Budin’e türkü yakmış. Budin şehri bir sevgili gibi, bir kız gibi nazlıymış. Ne yazık ki gül kızımız yetişmiş, onu satma zamanı gelmiş, ele satılmış. Türkler düşman Almanlara diken değil de gül bırakmış… Acıyı en güzel mecazlarla nasıl anlatıyor şair. Bu şair her Türk askerinin gönlünün tercümanıdır. Bütün bir millet konuşur onda. Şairin „ben“ demesi bütün milletin „biz“ demesinden başka birşey değildir. Bu türküyü dinleyen her Türk oradadır, nazlı kızların yurdundadır. İlâyı Kelimetullah aşkına seferlere çıkmanın, fütühat devirlerimizin, yüzlerce binlerce ayrılıp kavuşmanın hatıraları Türkçe‘nin kalbinde atar ve kalbini Türkçe‘ye kapatmamış her Türk o hatıraları yeniden yaşar ve hisseder.
Velhasılı kültürümüzde alplik aşıklıktır. Cihadı sevgilisini sever gibi sever her alperen. Sevdadan, aşktan kopamayan alp düşmanına asla vahşilik yapamaz. Alperen küffara bile gül sunar. Cihat aşkına serini ortaya koyar, kellesi koltuğundadır korkmaz, aşkı için kelleleri alır ve fakat insanlığını ayaklar altına asla almaz, vahşi olamaz. Türk’ün dilinde (şiirinde) yiğitlik ve sevdalılık işte böyle at başı gider: hep beraber yola, sefere çıkarlar; biri ne ileri gider, diğeri ne geri kalır, aynı hizadadırlar. Çünkü ata binmek, atlı bir millet olmak böyledir. Türk’ün hakikati hep böyledir. Sevdalı olmak demek; korkusuz ve yiğit olmak demektir:

“Kalk gidelim Balkaman’dan yukarı / Oturup durana devlet yaramaz.
Yiğidin bir başı gezginci gerek / Yiğit gezmeyince adam olamaz.
Yiğidin bir başı firaklı gerek / Sağ yanı sol yana çarklı gerek
Beriden, benzerden yürekli gerek / Kötü, kervan bozup kumaş alamaz.
Uyan Karac’oğlan, gafletten uyan / Atına binip de kargına dayan.
Ölümden korkup da sonunu sayan / Ölür gider, yâr koynuna giremez.“

Mücahid olan, ama asla vahşi olmayan, hep sevdalı olan alperenin bayrağı da elbette kız gibi nazlıdır, aşıklarına kendini kıskandırır. O şafaklarda yüzen en dalgalı denizdir. Yeri gelir fırtınalar koparır, yeri gelir sütliman olur:
“Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır; / Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;
Ezanlar nevbetindir: İnletir ebâdı haşyetten; / Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;
Cemâatler kölendir: Kâbeler haclen… Gel ey Leylâ; / Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan, /Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâdan.”

Bayrağımızdaki; altın ordunun -kızıl renklerin ortasındaki; bembeyaz gelinliği içinde nazlı, nazenin, incecik hilal kızımız; Türkler yoldan çıktığında, yabancılaşmaya başladıklarında, yurtlarına sahip çıkamadıklarında o güzel çehresini çatar ve kendine kurban olacak kınalı kuzuları, koçyiğitleri şehid olmaya çağırır…

„Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar… /O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, /Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!“
Sağ elinize kalem alıp sağdan sola doğru Hatt-ı Türkî ile hilal yazın: He, lamelif, lam. Bu harfleri yine sağdan sola doğru tersinden yazarsak lâle okuruz. Lale: Lam, lamelif, he. Bu lale sarı lale değildir. O kır lalesidir ki ona gelincik deriz. O bizim kırlardaki küçük gelinimizdir. Kızıldır çünkü. Ve bir üflemelik canı vardır. Hafif bir yel döker duvaklarını. Işte evvelbahar gelince Allah onları çayır- çimen arasından kızıl kızıl çıkarır. Güne doğru başkaldıran küçük küçük kızıl tuğlardır onlar. Kızıltuğlu alperenlerin kızıl perileridir onlar. Unutmayın al-kızıl bayrak üstündeki ak-beyaz hilalden bahsediyoruz yine de. Negatif fotografı kızıl gelincik olan hilalden. Alman bu fotografın pozitifini karanlık odadan çıkarmasını doğru bilmiş. Türklük ile kızıl rengi aynı resim içinde gördüğünden bizim kınalı kızımıza bunu demiş: „der Türkische Mohn.“

Gelelim şimdi Türk-İstanbul’da kızılın tonlarında açan yüzlerce lale çeşidinden yalnızca birine. Lale yetiştirici bir attar, bulduğu yeni laleye “tulbent” adını verir. Avrupa kızılsarıklı mücahidleri, hep karşısında gördüğünden midir nedir bilhassa bu tulbent isimli güzele bakakalır. O bakıştan lale ismi gider, tulbent gelir. Tülbent “tulipo/tulip” olur. Bu yeni ismiyle sonradan merkezi Hollanda olmak üzere Avrupa’da Lale Çılgınlığı (Tulipomanie/ Tulpenwahn) başlar.

Avrupalılar II.Dünya (Alman) Savaşı’ndan sonra Amerikan yüzyılının başlamasıyla başlarını açsalar da; daha önce çiçekcilerde satılan güzel tulbent bağlayan güzellerin, lalelerin bir şekilde esiri olmuşlardır zannedersem. Bu elaam şudur: Hilalin askerleri “ters lale”li sınır karakolumuz Edirne Selimiye’den Viyana’ya sefere çıkarlar: _Bak kefere tersim kuvvetlidir ha! Karşıma geç, yan bakma öyle, tersimde durup durma! Vallahülazim şöyle bir okkalıca sana bir kızıl lale aşketsem, ta Viyanaya kadar hilal yazarım. Ne sandın sen allasen! Dalga geçiyorum evet! Hakkın en derin dalgası bu! Bu dalga yalnız ters lalede olur bilesin. Hilal, Lale, Allah kelimeleri aynı harflerle yazılır. Biz gâvur yazısıyla yazmaya okumaya devam ettiğimiz için bu incelik, bu sanat, bu zerafet dolu beraberliği idrak edemiyoruz. İdrak edemiyoruz hilalin ancak Allah’ın harfleriyle yazılabileceğini. Çünkü yazımızı elimizden almışlar. Almışlar  almışlar da biz de onu geri almak için en ufak gayret yok. Neyse bu bahs-i diğer. Lisan konusunu ayrıca konuşmak lazım. ELİF’in asla çenetlerini ayırmış arsız bir Romalı „A“ resmi olamayacağını konuşmamız lazım. Allah lafzı katiyyen Latin harfleriyle yazılamaz. Latin harfleriyle kocaman bir
Allah yazın camiye asın. Ne olacak? Olacağı şu: kara cübbeleriyle kardinallerin nefesleri ve kapkaranlık katolik bir hava dolmaya başlar. İstanbul‘un hala İslambol olamadığını, Kostantinepolis kaldığını, putperst Roma’nın Rum kılığında hala yaşadığını hatırlatır. Vaziyet çok vahim. Durum fevkalade ciddi.
Şimdi Allah lafzından sonra Muhammed lafzını konuşalım. Artık şunu göremiyoruz aynı harflerle mim, ha, mim, dal yazdığımız halde niye bazen Muhammed bazen Mehmed okuduğumuzu. Görmüyoruz Peygaberimizin ismine hürmeten ve aynı zamanda onun ismini yaşatmak için başka milletlerde olmayan ahlakî bir tutum takındığımızı. Bilmiyoruz zâkirlerin niye aman! aman! aman! diyerek neyin üstüne titrediklerini, neleri muhafazaya çalıştıklarını. Muhammdül Emîn olan Peygamberi Türkçenin nasıl övdüğünü. Şu beyitte olduğu gibi:

“Amân lafzı senin ism-i şerifinle müsâvîdir / Anınçün âşıkın
zikri amândır yâ Resûlallah!”

Amentü, mü’min, âmîn, amân, emîn.. bunların aynı kökten kelimeler olduğunu yazımız ve dilimiz elimizden alındığı için bilmiyoruz. Bilmiyoruz neden Türkler; camilerde ve mescidlerde Allah ve Muhammed lafızlarını kıbleye doğru mihrabın sağına soluna asarlar da Kitap ve Sünnet’ten kopmamak manasına gelen yanyana aynı cephede duran bu kelimeleri bayraklarında yalnızca remz ederler. Bu remiz hilalin Allah’ı ve yıldızın da Muhammed’i hatırlatmasıdır. Ve Tevhid ancak ikisiyle olur. Bu etik dolu estetik, öyle bir hassasiyet ve zerafetin zaferidir ki bütün dünyada İslam denince akıllara Suud’un ve İran’ın bayrakları değil de ay-yıldızlı Türkün kızıl bayarağı geliverir.
“Halbmond” hilaldir. Yarım ay demek olsa da hilal o. İslamın sembolü. Hilalimiz sebebiyle Avrupa söz dağarcığı enterasan boyutlar kazanmış. Almanca sözlüklerde, bizim yaban güvercini kumrumuza niye „Türkentaube“; eğri kılıcımıza neden „Türkensäbel“; kafatasının tam ortasındaki at eyerine benzeyen kemiğe niçin „Türkensattel“ dediklerini düşünmek lazım. Düşünelim nasıl böyle şeyler olabiliyor?
Kemik, kafatası deyince aklıma Türkleri bir iki asır taş-maş, kök-mök felan filanla oyalayanlar geldi. Örnekleri gördünüz milletlerin tarihi aslında dil ile kaimdir. Bunun için harcayacağımız zamanı bilhassa konuştuğumuz dile harcayalım. Faydasız ilimden, faydasız laklaktan Allah’a sığınalım. Bütün kodlarımız, şifrelerimi hala unuttuğumuz körelttiğimiz dilimizde…
Düşünün ama taşınmayın ve asla Asya’ya masyaya uzaklara gitmeyin. Ey Türk unutma ki seni bir saniye uyutsalar hemen o an sana bir sürü hap yuttururlar. Bil ki dünyada sadece senin üzerinde oyun oynanıyor. En büyük ve tek düşman sensin. Seni tarihten silmedikçe asla rahat uyku uyuyamacaklar. Dikkat et, kendini topla, dagılma toparlan! Gidecek başka yerin yok. Gidersen yok olursun. Sen buradasın. Burası Türkiye. Sen burada ete kemiğe büründün Türk diye göründün. Sen yalnız bu topraklara oluk oluk kan verdin, o da sana can verdi. Anan da, baban da, atan da burada. Sen zaten düşünmeyi pek sevmezsin. Sana ne Yahudi Türkologların öyleymiş böyleymiş, yok yok şöyleymiş, tarihin tozlarında karanlıkta kalan şeylerden. Boş ver onları da sen niye hala şuncacık ardımızda kalan geçmişteki Gazi Mustafa Kemal’e ait olduğu söylenen Gençliğe Hitabe‘yi aslıyla okuyamıyorsun? Sen niye Süleyman Nazif’in ifadesiyle Türkçe’nin Cebrail‘i Akif‘i okuyup anlayamıyorsun. Safahatı okumak sana niye işkence geliyor? Ne yaptılar sana? Allah’ın hiçbir millet nasip etmediği bir marşın var. Hala sen onu niye „oobe, dirancaak“ diye okuyorsun? Niçin? Şuncacık geçmişin hesabını yapamayan seni bilmem kaçbin yıllık Türk varlığıyla felan uğraştırıyorlar. Bu fantastik kulağa hoş gelen şeyler, inan seni bitirmek için, başka değil. Türk‘ün ülkesinde hem de seninle Türkçe konuşarak; seni alaya alan, seninle dalga geçen, sana hakaret eden bir sürü kene, sırtlan, çakal, dalkavuk, yalaka ne ararsan var. Hep öleceksen, ölmen gerekiyorsa seni hatırlıyorlar da; olacaksan, güçlenmeliysen, yükselmeliysen sen orada yoksun. Orası devşirmenin, orası dönmelerin, orası kılıktan kılığa girenlerin yeri. Hâla „özyurdunda garipsin, özvatanında parya!“ Ey Almanyalı gurbetzede! Seni niçin Almanyalara gönderdiler, başlarından savdılar? Onlarca yıl burada çalışıp da gayri ununu elemiş, eleğini asmış, titrek ayakların ölüme sürüklediği „Gastarbeiter“ babam nedir bunlar..? Vay başımıza gelenler! Omuzlarımızın gayri tutamadığı yedi delikli tokmak başımız vay! Söyleyin artık gurbeti de sılası da kalmamış analarım, atalarım, dedelerim ne yapacağız? Ah zavallı kimliksiz çocuğum senin için hiçbir şey yapamıyorum. Ah iki cami arasında beynamaz çocuğum. Ne mektep, ne sokak, ne de evin vardı değil mi? Şebekelerin, simsarların, haydutların avcundasın ve ben birşey  apamıyorum. Taşları bağlamışlar köpekleri salmışlar. Ey yanan ciğerim, ey gözlerimde tüten evladım, ey kabaran yüreğim, dolan gözlerim affet beni. Yeşil Mark‘a, kırmızı mersedese, sarışın Heidilere harcayıp tükettim ben senin geleceğini. Ne Türk olabildin ne de düzgün bir Alman. Evladım en çok sen affet beni! Sizler de affedin KaDeWe- temizlik elamanı karım bacım anam? Kimim ben? Erkek mi? Bu erkek erkek değil, bu kadın kadın değil; paramparça dikiş tutmaz yırtık donum, yuvam, ailem, evim barkım..? Ey Âl-i Osman nerdesin? Ey Âl-i Selçuk nerdesin? Haydi gelin kurtarın? Ey dedemin şorul şorul kanını sulaya sulaya 22 gün 22 gecede kazandığım Sakarya, “önce vatan” diyerek kurduğum Cumhuriyyet nerdesin? Ey ismimi tek yasatan Edirne’den Van’a vatanım Türkeli! Sensin bize en yakın olan, gel tut elimizden?

„Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! / Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; / Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; /Hani ardına çil çil kubbeler serpen
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; /Giden şanlı akıncı, ne gün döner
„Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; /Bugün bir hânümansız serseriyim öz
Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri, /Üzengi öpmeye hasretti garbın
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da, /Bugün yatıp duruyorsun Kadermiş!öyle mi? hâşâ, bu söz değil doğru; /Belânı istedin allah da verdi… doğrusu
Taleb nasılsa, tabiî, netice öyle çıkar, /Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi

Çalış! dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun, /Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun,
sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya, /Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!
Atların ve okların, gazi alperenlerin, Malazgirt ve Sakarya şehidlerinin, yüksek bir idealin çocukları
biz bu muyduk? Bu değildik. Bizi yurdumuzdan kapitalizmin karnı aç fabrikalarına, karanlık maden
ocaklarına ucuz işgücü olarak Sırb’ın Arnavut‘un değerinden bile aşşağıda hiç fiyatına yurdumuzdadef etmediler mi..? Bakın Dağlarca Alamanyalarda Çöpçülerimiz şiirinde bizi böyle anlatmış:

„…/

Biz, pis yöneticilerin mutsuz kişileri, /Süpürürüz, yaban ellerinin sokaklarını pis el, pis yürek. /Sığmazken Atalarım güne, yarına, /Düşmüşüm vay düşmüşüm ben el kapılarına
Daha üç yüz yıl önce, omuzlarımızda gök yarısı bayraklar,/ Eğilirdi bu ülkelerin burçları uygarlığımıza./…/ Ne duruyoruz, aylık bin yeşil mark,/ Varalım, dağılalım, kartal Anadolu’dan yeryüzüne./ Beyler altın uykularından uyanmak üzre, hadi/ yollarını temizleyelim, /Süpürgeler kocaman, çöpler kocaman,/ Al güneşten bile utanmadan, pis el, pis yürek.
Sığmazken Atalarım güne, yarına / Düşmüşüm vay düşmüşüm ben el kapılarına.”
Fakat müslüman ümitsiz olmaz. Bu akşam bunun için burdayız. İnşallah el kapılarını kapayıp gök kapılarını tıklayacağız.

„Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım/ Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden naşım“
Mücerret; çıplak gözle görülmeyen ruh, iman, irade.. ne dersen de.. toprağın altına giren o ölüden ,o her yeri ceriha dolu yaralı alperenden, Keşdağında Anadolu toprağına son damlasına kadar Elif- pozitif kan veren MuhsinYazıcıoğlu‘ndan, Kızılırmağın has evladından, „Bir kimlik aranıyorsa, İstiklal Marşı yeniden, defalarca okunmalıdır. İstiklal Marşı için hayatımı vermeye hazırım.“ diyen attan düşmeyen son atlı adamdan inşallah göreceğiz neler fışkırtacak? Çünkü sorgu-sual meleklerinın bilhassa Türk müsün? sorusuna bu dünyada yaşadığı dosdoğru bir hayatla, bütün şehidlerin kanlarıyla birleşerek damar damar bazulu kollarıyla ve sıkılmış tek yumruğuyla Türk milletini hedef almış bütün namlulara ve bütün Türk düşmanlarına verdiği cevabı verecek:

Ben Türküm Türk esir olmaz.

Ben Türküm Türk devletsiz olmaz.

Ben Türküm Türk bayraksız olmaz.

Ben Türküm Türk ezansız olmaz.

Ben Türküm Türk hürriyetsiz olmaz.

Maraştan Yozgata giderken karlı dağlara düşen küçük kartenesi büyük Alperen duyuyor musun, seni hatırlıyoruz bugün. „Bir kartanesi olsam Mekke’ye düşmek isterdim“ dedin, dediğin oldu. Karlar, karlı dağlar kefenin oldu. Ey dua edip duasını yaşayan Türk! Bir Türk dünyaya bedelin örneği. Biz Kızıl Türkler bugün buraya toplandık. Çok sevdiğin Akif’i hatırlıyoruz. Ne mutlu sana İstiklâl Marşı için meleklerin Akif’i kanatlandırdığı yerdesin. Ruhun şâd olsun korkusuz adam! Allah makamını
cennet eylesin! Amiin!

İşte çok sevdiğin Akif’den Türk şiirler:

Ordunun Duası:
“Türk eriyiz, silsilemiz kahraman,/ Müslümanız Hakk’a tapan Müslüman.
Putları Allah tanıyanlar aman,/ Mescidimin boynuna çan asmasın.
Âmin! desin hep birden yiğitler,/ «Allâhu ekber! » gökten şehidler.
Âmin! Âmin! Allâhu ekber!””

Bu da Süleymaniye Kürsüsünde bir Hintli’nin ağzından:

“Ah biz hayra yorar unsuru iman değiliz,/ Hind’in İslâmını pek Türk’e kıyas etmeyiniz.
Onların Ruh-u şahametle coşan kanları var,/ Bizde yok öyle samimi asabiyet, o damar.”
Hele Osmanlı Devleti kimin yurduymuş?
“Yurdu baştanbaşa viraneye dönmüş Türk’ün, Dünkü şen şatır ocaklar yatıyor yerde bugün”
“Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar, Hani Osman gibi, Orhan gibi babalar?”

Bu da Asım’ın nesli için:
“Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk’ün/ Düşünüp durmada öksüz gibi küskün, küskün.”
“Hocazadem, ne sülükmüş o meğer vay canına, /Diş bilermiş senelerden beri Türk’ün kanına.”

Bu da bir Türk genci Nevruz için söylediği:
„İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum, Nevruz?
Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işde gerek.
Lafı bol, karnı geniş soyları taklid etme;
Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek.“

BÜNYAMİN ÖZDEMİR

* Bu yazı Bünyamin Özdemir’in, Berlin Alperen Ocakları’nda, “Mehmet Akif Ersoy ve Alperenler“ serlevhalı sunumundan alınmıştır.