Başlayalım söze Bismillah ile / Duruşalım dün ü gün Allah ile

Bir hikâyet dilime geldi arî / Edeserem hak kılar ise yârî

Hak Bârî kıla dilime söyleyem / Mustafa mu’cizâtın şerh eyleyem

Otururdu Mustafa dört yârî ile / Otuzüçbin sahâbe cümle bîle

Bakarlardı Resûl’ün ay yüzüne / Kulak urmuşlardı şeker sözüne

Gördiler kîm bir âdam kesik başı / Girdi içeru döker gözi yaşı

Ak sakalu sanasın nurdır akar / Nura batar kim ki yüzüne bakar

….//….

Ali dua ettî ol kesik başa / Ol dahî bir nevcivân oldî yaşa

Ali verdî ona avradunu / Kendisi tutdu Medine yolunu

Sağ selâmet geldi yine Ali / Mustafa’nın katına erdi veli

Cümle ashâp gelüben görüşdüler / Şâd olup hâlhâtır soruşdılar

İş bu kıssa burada oldu tamam / Mustafa’nın ruhuna yüzbin selam

 

Selamün aleykum!

Konuşmama Türk ilinde Kur’an ve Sünnet’ten sonra asırlarca okunan Destan-ı Kesikbaş’ın başından ve sonundan biraz okuyarak başladım. Türklerin şu mâlum modern zamanlara kadar elinden hiç bırakmadan okuduğu ve dinlediği ve onunla çoşup ağladığı bu eser; hem bir kahramanlığın hem de estetiği iman olan bir hassasiyetin eseridir herhâlde. Bu eser asırlarca Vesiletün Necat yani Mevlid-i Şerif’den bir parça, onun bir bahrinden sayılmıştır. Benim elbette Kesikbaş hikayesi ile başlamamın bir sebebi var. O da Türk’ün dil dağarcığında koçyiğitlik ve dervişliğin birbirinin içinde eriyerek bir hayat analayışının ve bir kudsî gayenin teşekkül ettiğine dikkatlerinizi çekmek içindir. Hem cenk etmek hem  de ehl-i ibadet olmak, Allah’ı çokca zikretmek, Peygamber’e çokca salavat getirmek; kısaca alplik ve erenlik yekpare bir bütün olagelmiştir Türk hayatında.

Size bu hikayeden biraz okuyarak; alperen olmanın birbirinden koparılamaz bir bütünün adı olduğunun güzel bir örneğini göstermek istedim. Alperen? Dilimizin varlığında perçinlenmiş gibi duran bu ifade bize Türkçe’nin nasıl bir lisân olduğunu beyan etmiyor mu? Belli ki bu alperen tabiri tam Türkçe bir tabir. Bu tabir; doğar doğmaz kulağına ezan okunan yüksek minarelereden çağıran bir kulağın; Allah’ın emrini, Peygamber’in kavlini işitmekten ve işittiğine itaat etmekten teşekkül ettiğine mükemmel bir misal değil midir? Alperen?

Küçük ve büyük cihâdın tecessüm etmiş hali değil midir? “Savaşmak”; bilhassa büyüğüne dikkat çekmek için küçültülmüştür. Ölümü göze alarak savaşmayı herkes yapabilir.

(Yapabilir mi acaba?)

Fakat bir ömür boyu, son nefesi verene kadar insanın nefsiyle mücadele etmesi; helâl ve haram dairesi içinde kalarak temiz kalmaya hep gayret etmesi ve hep şehadet arzusuyla yaşaması; her kişinin değil, ancak er kişilerin işidir. Bunun içindir ki Türkler ancak Fîsebilllah (Allah yolunda) Îlayi Kelimetullah (Allah kelimesini yüce kılmak) aşkına tarih sahnesinde baş rolü almayı anasının ak sütü gibi hak etmiştir. Buna yedi iklim dört bucak şahiddir. En son bütün dünya, hem Çanakkale’de hem de Sakarya Meydan Muharebesinde buna şahittir. Hasta adam ayağa kalkmış. Yokoluş olarak gördükleri varoluşumuz olmuştur. Sakarya ayağa kalkmıştır. Necip Fazıl bunu şiiriyle taçlandırmıştır: “Rabbim isterse sular böklüm büklü burulur,/ Sırtına Sakarya’nın Türk tarihi vurulur.”

Konumuza dönecek olursak; Türkler bilirler ki alplik, erenliğin ancak küçük bir cüzüdir. Bu yüzden alperen kelimesi mücahid ve murabıt olmaktır. Rıbât yerlerindeki tekkeler her bakımdan cehdeden ve Allah ve Resulüne rabt olmuş alp dervişlerin menzilleridir. İşte bu yüzden okçuluk ve atçılığın ikametgâh mekanı asla bir dernek ve spor klübü değil; tekke olagelmiştir. Allah’ın emri Peygamber’in kavlince bu tekkede ok yapmak, ok atmak, ok toplamak; at beslemek, at terbisiyle uğraşmak birer ibadettir. Bu ibadet farz olmayan sair nafile ibadetlerin hepsinden efdaldir. Allahuâlem “siyaset” ve “firaset” kavramının, bu özel ibadet mekanı olan tekkelerden dilimize geçtiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Seyis olmak öyle her kişinin işi değildir. Seyislik dolayısıyla şunu demek lazımdır ki çok hassas ve insana yoldaş olması için çok özel bir varlık olarak yaratılmış attan başlayarak eşrefi mahlukat olarak yaratılan insana varacak hassasiyetin ve siyasetin eğitimi bu tekkelerden geçmiştir. Feres at demektir. Aynı kelimeden gelen firaset ise sezgide yüksekliği ifade eder. Atlarında sezgilerinin çok kuvvetli olduğu malumunuzdur. Bugün insanlık bu tekkelerden çok uzakda yaşıyor. Tekke görünümlü yerler bile birer klüp ve rahat rahat para toplamak için kurulmuş teşkilat ve vakıflardır maalesef. Bugün maalesef siyaset ve firaset yoktur. O sezgi dolu güzel atlardan indik. Sürgün yerlerdeyiz. Atlıadam atsız kalmıştır. Türkü attan koparmak için çok şey yapılmıştır. Ülkemizde iki kere at vebası uydurularak atlarımızı ellerimizden aldılar.

Bugün son sürat giden bir dünyada yaşıyoruz. 180 basan arabamız ne kadar hızlı gitse de hiçbir yere yetişemiyoruz. Kolumuza taktığımız, cebimize koyduğumuz zamana yetişemiyoruz. Onun kölesi olmuşuz. Metrolar, havaalanları, bugünkü ulaşım vasıtaları, köprüler ne kadar çoğalırsa çoğalsın kısacık ömrümüz yollarda geçiyor. Evler apartman dairesi. (Bir kızılderili gibi konuşmak istiyorum atlar ve oklar; yani tabiat intikamını er veya geç alacak.) Öyle atlar vardı ki sahibinin ne yapacağını konuşmadan anlardı. Şimdi iletişim araçları, akıllı telefonlar bizi birbirimize yakınlaştırıyor mu? Konuşamıyoruz. Çünkü bugünkü teknik bizim öz varlığımızı elimizden çıkardı. Halbuki Bezm-i Elest’te Rabbimiz bize isimleri, kelimeleri, konuşmayı, beyanı, yazı yazmayı; kısaca: bize lisanı emanet vermişti. O lisanda fıtrattan/ tabiattan kopmayan Nefes-i Hilkât vardı. O mahzâ şairin yani insanın diliydi. O dilde, doğuranın bereketiyle doğru ve doğrulu bir hayat yaşıyorduk. Biz o lisan ile bulurduk hayatımıza hayat katan kelimeleri ve deyimleri…

Meselâ Türkçemizde “çile çekmek” deyimi vardır. Çile çekebiliyor muyuz? Kulağımız o kadar kirlendi ki “çile bülbülüm çile” diyen, çileden bahseden şarkılardan bile anlamıyoruz. Hemen söyleyeyim asıl çileyi okçuluk tekkesindekiler çekermiş. Çile ibrişim ipten yayın kirişidir. O çileyi tekkeye taze gelen, önce zayıf yay manasındaki kepade ile çekermiş. Onun adı kepadekeştir. Keş eki Türkçeleşmiş, bize Farsça’dan geçmiş bir ektir. Meselâ birine keş dersek kafayı çektiğini anlarız. Serkeş? Başçeken. Neyse.. biz çilemize gelelim. Keman yay demek. Öyleyse kemankeş yay çekendir. Kemankeşin yay çekmesi ölene kadar sürecektir. Çünkü Efendimiz okçu olup da bırakan için bizden değildir der.

Demek ki bir tasavvuf terimi olarak algılanan bu deyim bize, okçu bir milletin asla büyük cihaddan geri kalmamak gerektiğinin ihtârı için vardır: Fani dünyaya aldanma! Sakın cihaddan geri kalma! Sakın ha Peygamber sözünü yabana atma mahvolursun. Sakın Peygamber’in ağzından çıkan sözü evirip çevirerek kuşa döndürme! Kurtlara yem olursun! Nükleer bombalar, füzeler, kimyasal bombalar, virüsleri üretenlerle sen bir olamazsın. Sen müslümansın! Sen kötülükle, iğrençlikle yarışamazsın. O ateşli silahlar, bombardumanlar onların işidir, senin değil! Onların insanlığı ve tabiatı yok etme tekniğine sen asla erişemezsin. Sen Kur’an lâfzına bak! Kur’anı anlamıyoruz diyerek yorum yapa yapa sapıtanlardan olma! At yetiştir! Fil demiyor ki Allah sana! Peygamber’in sana savaş yapmasan bile attan uzaklaşma, okçuluğu terk etme diyor. Sakın! Fanidir dünya. Bir kalp sektesinden aniden gidersin. Hayatı alan da veren de hiçbir teknik ve teknoloji değil. Allah’tır. Belânımı arıyorsun işte sana çile! Çile çekmeyi sakın bırakma!

Bu meyanda Ruşen Ali Köroğlu’yu ve Bolu beyinin seyisi olarak bilinen babası Seyis Yusuf’un hikayesini analım. Köroğlu’nun babasının seçtiği tayı, Bolu Beyi arık diye zayıf diye beğenmez, onun gözlerine mil çektirir. Böylece Köroğlu ve Kır At efsanesi Türk’ün dilinde saz ve söz ile işlenir. Köroğlu babasını kaybeder ama, babasının talimiyle yetişen Kır At’ı kazanır. Türkçe’nin ve Köroğlu’nun kalp gözü açılır. Köroğlu’nun bengisudan içtiği üç köpük; Türkün ve Türkçenin ilelebed payidar olacağının sembolleridir. Onlar; ölümsüzlük, yiğitlik ve şairliktir. Yiğitlik ve şairlikle Türk milletini temsil eden Köroğlu hem alp hem erendir. (Burada erenlikten kastım şairliktir.) Onun nezdinde Türk’ün ağzı, sağır kulakları açayazan bir na’ra/ bir haykırışa mâlik olur. O na’ra Bolu Beyinin kulakları nezdinde zulmün ve zalimin her çeşitine meydan okuyacaktır:

 

Benden selam olsun Bolu Beyine / Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır

Ok gıcırtısından kalkan sesinden / Dağlar sada verip seslenmelidir

Düşman geldi tabur tabur dizildi / Alnımıza kara yazı yazıldı

Tüfek icat oldu mertlik bozuldu / Eğri kılıç kında paslanmalıdır

Köroğlu düşer mi yine şanından /Ayırır çoğunu er meydanından

Kır At köpüğünden düşman kanından /Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır

Bu koçaklamanın en önemli dizesi hiç şüphesiz “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” dizesidir. Bu aynı zamanda Türkçe konuşan bir halkın deyişidir:

“Delikli demir içat oldu mertlik bozuldu.”

Şiire göre, öyleyse, ne yazık ki, eğri kılıç kınana bir daha çıkarmamak üzere sokulmalıdır. Efsaneye göre ise Köroğlu mertliğin artık kalmadığı bir dünyada yaşamak istemez sır olur, sırlara karışır. Bu söz insanlığın son umudu “son millet”in sözüdür. İnanıyorum ki -ben aksine hâlâ rastlamadım dünyanın hiçbir yerinde hiçbir yabancı şairin ağzından böyle bir ibare çıkmış olsun. İnsanlık iki dünya savaşı gibi mertlikten fersah fersah uzak iğrenç/ korkunç ateşli silahların cehennem kustuğu ve üzerine atom bombalarının ve kimyasal silahların atıldığı savaşlara şahit oldu. O “Finsternis”, o karanlık günlerden hâlâ uzaklaşmış değiliz. Hâlâ sürekli radyo haberlerinden Berlin’de patlamamış bombaların bulanarak imha edildiğini işitebilirsiniz. Köroğlu’dan Mehmed Akif’e aynı şiir damarından gelecek olursak: Akif Çanakkale şiirinde “medeniyet denilen maskara mahluku görün” der. İstiklâl Marşmız’da ise medeniyyetin “tek dişi kalmış canavar” olduğunu söyleriz değil mi?

Hiç şüphesiz Delikli Demir ve Tek Dişi Kalmış Canavar aynı şeylerdir. Hiç şüphesiz bunlar attan ve oktan uzaklaşmış bir dünyaya Türkçenin bütün insanlığa yaptığı ikazlardır.

Bu ifadelerden sonra Kemankeş Germania derneğine gelecek olursam. Ayaklarımız yere basıyor. Havada değiliz. Gerçekçi olup imkansıza tâlip olacağız. Almanya toprağına Ahmed Yesevi erenleri gibi hikmet getirdik. Adımızın Germania olmasının hikmeti iki dünya savaşını da çıkaran Yahudilerin ve Yahudi devletlerin Türkler ve Almanlar için söylemiş oldukları “medeniyet düşmanlığı” sebebiyledir. Biz Türkler ne delikli demirin ne de tek dişi kalmış canavarın tarafını tutuyoruz. Türk’ü ve Alman’ı medeniyete karşı birleştiren bu düşmanlıktır diyebiliriz. Bunun için Kemankeş Germania ismini kendimize yakıştırdık. Türk ile Alman‘ı birleştiren bu yolda „Waffenbrüder beim Bogenschießen“ olarak hareket edebiliriz. Bunun için ayaklarımız yere basıyor. Bastığımız yerin neresi olduğunu biliyoruz.

Biz Allahualem bir zayıf ve çelimsiz karıncalar değiliz; atlıkarıncalarız. Atlıkarınca kadarınca bile olsa oka, okçuluğa; Peygamber buyruğuna, nafile ibadetten hayırlı bir ibadete talip olduk. Allah bizi ve bu işe gönül verenleri utandırmasın. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Sözlerimi şair İsmet Özel’in Of Not Being a Jew kitabındaki şu mısralar ile bitirmek istiyorum:

…//…

Tarihe at üstünde ok atarak

Çıka geldik biz Türkler

Farslardan daha fâris

Ve fâsih Araplardan da bile

Gassal elinde meyyit bizler

Sirklerde iş aramak için yetiştirilmedik