Winter Spiel- und Bewegungsangebote für Familien mit kleinen Kindern

Sonntags ab 13:00 Uhr

Ort: Sporthalle, Pankstraße 20, 13357 Berlin

Das Bezirksamt Mitte von Berlin fördert in Wintersaison Spiel- und Bewegungsangebote für Familien mit kleinen Kindern. Kinder sollen in Bewegung kommen und ihren natürlichen Bewegungsdrang auch in der kalten Jahreszeit ausleben können. Eltern können hier ihre sozialen Netzwerke erweitern und sich mit anderen Eltern austauschen

Anmeldung:

bewegungsangeboteinwedding@gmail.com

Tel: 017651038466

TRAINING

2019 4. Dönem İdman Programı

16 Kasım -24 Aralık

HER CUMARTESİ

Ders Hocası  Muzaffer Türk

12:00- 13:30  B1 Kursu- İleri Kurs (Dolu)

13:30- 15:00  B2 Kursu- İleri Kurs (Dolu)

15:00- 16:30  B3 Kursu- İleri Kurs (Dolu)

16:30- 18:00  A1 Kursu- Yeni Başlayanlar İçin

HER PAZAR

Ders Hocası  Muzaffer Türk

12:00- 13:30  A1 Kursu- Yeni Başlayanlar İçin )

Ders Hocası Şükran Altunkaynak

13:30- 15:00 A1 Kursu- Başlangıç Kursu ( Bayanlar)

15:00- 16:30  B1 Kursu- İleri Kurs (Bayanlar)

İDMAN SALONU

Herbert-Hoover-Schule

Pankstraße 20
13357 Berlin

İdmanlara sadece dernek üyeleri iştirak edebilir.

İdmanlarda kot pantolon (Jeans) giyilemez

Temiz spor ayakkabı getirilmesi

DELİKLİ DEMİR İCAT OLDU MERTLİK BOZULDU*

Başlayalım söze Bismillah ile / Duruşalım dün ü gün Allah ile

Bir hikâyet dilime geldi arî / Edeserem hak kılar ise yârî

Hak Bârî kıla dilime söyleyem / Mustafa mu’cizâtın şerh eyleyem

Otururdu Mustafa dört yârî ile / Otuzüçbin sahâbe cümle bîle

Bakarlardı Resûl’ün ay yüzüne / Kulak urmuşlardı şeker sözüne

Gördiler kîm bir âdam kesik başı / Girdi içeru döker gözi yaşı

Ak sakalu sanasın nurdır akar / Nura batar kim ki yüzüne bakar

….//….

Ali dua ettî ol kesik başa / Ol dahî bir nevcivân oldî yaşa

Ali verdî ona avradunu / Kendisi tutdu Medine yolunu

Sağ selâmet geldi yine Ali / Mustafa’nın katına erdi veli

Cümle ashâp gelüben görüşdüler / Şâd olup hâlhâtır soruşdılar

İş bu kıssa burada oldu tamam / Mustafa’nın ruhuna yüzbin selam

 

Selamün aleykum!

Konuşmama Türk ilinde Kur’an ve Sünnet’ten sonra asırlarca okunan Destan-ı Kesikbaş’ın başından ve sonundan biraz okuyarak başladım. Türklerin şu mâlum modern zamanlara kadar elinden hiç bırakmadan okuduğu ve dinlediği ve onunla çoşup ağladığı bu eser; hem bir kahramanlığın hem de estetiği iman olan bir hassasiyetin eseridir herhâlde. Bu eser asırlarca Vesiletün Necat yani Mevlid-i Şerif’den bir parça, onun bir bahrinden sayılmıştır. Benim elbette Kesikbaş hikayesi ile başlamamın bir sebebi var. O da Türk’ün dil dağarcığında koçyiğitlik ve dervişliğin birbirinin içinde eriyerek bir hayat analayışının ve bir kudsî gayenin teşekkül ettiğine dikkatlerinizi çekmek içindir. Hem cenk etmek hem  de ehl-i ibadet olmak, Allah’ı çokca zikretmek, Peygamber’e çokca salavat getirmek; kısaca alplik ve erenlik yekpare bir bütün olagelmiştir Türk hayatında.

Size bu hikayeden biraz okuyarak; alperen olmanın birbirinden koparılamaz bir bütünün adı olduğunun güzel bir örneğini göstermek istedim. Alperen? Dilimizin varlığında perçinlenmiş gibi duran bu ifade bize Türkçe’nin nasıl bir lisân olduğunu beyan etmiyor mu? Belli ki bu alperen tabiri tam Türkçe bir tabir. Bu tabir; doğar doğmaz kulağına ezan okunan yüksek minarelereden çağıran bir kulağın; Allah’ın emrini, Peygamber’in kavlini işitmekten ve işittiğine itaat etmekten teşekkül ettiğine mükemmel bir misal değil midir? Alperen?

Küçük ve büyük cihâdın tecessüm etmiş hali değil midir? “Savaşmak”; bilhassa büyüğüne dikkat çekmek için küçültülmüştür. Ölümü göze alarak savaşmayı herkes yapabilir.

(Yapabilir mi acaba?)

Fakat bir ömür boyu, son nefesi verene kadar insanın nefsiyle mücadele etmesi; helâl ve haram dairesi içinde kalarak temiz kalmaya hep gayret etmesi ve hep şehadet arzusuyla yaşaması; her kişinin değil, ancak er kişilerin işidir. Bunun içindir ki Türkler ancak Fîsebilllah (Allah yolunda) Îlayi Kelimetullah (Allah kelimesini yüce kılmak) aşkına tarih sahnesinde baş rolü almayı anasının ak sütü gibi hak etmiştir. Buna yedi iklim dört bucak şahiddir. En son bütün dünya, hem Çanakkale’de hem de Sakarya Meydan Muharebesinde buna şahittir. Hasta adam ayağa kalkmış. Yokoluş olarak gördükleri varoluşumuz olmuştur. Sakarya ayağa kalkmıştır. Necip Fazıl bunu şiiriyle taçlandırmıştır: “Rabbim isterse sular böklüm büklü burulur,/ Sırtına Sakarya’nın Türk tarihi vurulur.”

Konumuza dönecek olursak; Türkler bilirler ki alplik, erenliğin ancak küçük bir cüzüdir. Bu yüzden alperen kelimesi mücahid ve murabıt olmaktır. Rıbât yerlerindeki tekkeler her bakımdan cehdeden ve Allah ve Resulüne rabt olmuş alp dervişlerin menzilleridir. İşte bu yüzden okçuluk ve atçılığın ikametgâh mekanı asla bir dernek ve spor klübü değil; tekke olagelmiştir. Allah’ın emri Peygamber’in kavlince bu tekkede ok yapmak, ok atmak, ok toplamak; at beslemek, at terbisiyle uğraşmak birer ibadettir. Bu ibadet farz olmayan sair nafile ibadetlerin hepsinden efdaldir. Allahuâlem “siyaset” ve “firaset” kavramının, bu özel ibadet mekanı olan tekkelerden dilimize geçtiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Seyis olmak öyle her kişinin işi değildir. Seyislik dolayısıyla şunu demek lazımdır ki çok hassas ve insana yoldaş olması için çok özel bir varlık olarak yaratılmış attan başlayarak eşrefi mahlukat olarak yaratılan insana varacak hassasiyetin ve siyasetin eğitimi bu tekkelerden geçmiştir. Feres at demektir. Aynı kelimeden gelen firaset ise sezgide yüksekliği ifade eder. Atlarında sezgilerinin çok kuvvetli olduğu malumunuzdur. Bugün insanlık bu tekkelerden çok uzakda yaşıyor. Tekke görünümlü yerler bile birer klüp ve rahat rahat para toplamak için kurulmuş teşkilat ve vakıflardır maalesef. Bugün maalesef siyaset ve firaset yoktur. O sezgi dolu güzel atlardan indik. Sürgün yerlerdeyiz. Atlıadam atsız kalmıştır. Türkü attan koparmak için çok şey yapılmıştır. Ülkemizde iki kere at vebası uydurularak atlarımızı ellerimizden aldılar.

Bugün son sürat giden bir dünyada yaşıyoruz. 180 basan arabamız ne kadar hızlı gitse de hiçbir yere yetişemiyoruz. Kolumuza taktığımız, cebimize koyduğumuz zamana yetişemiyoruz. Onun kölesi olmuşuz. Metrolar, havaalanları, bugünkü ulaşım vasıtaları, köprüler ne kadar çoğalırsa çoğalsın kısacık ömrümüz yollarda geçiyor. Evler apartman dairesi. (Bir kızılderili gibi konuşmak istiyorum atlar ve oklar; yani tabiat intikamını er veya geç alacak.) Öyle atlar vardı ki sahibinin ne yapacağını konuşmadan anlardı. Şimdi iletişim araçları, akıllı telefonlar bizi birbirimize yakınlaştırıyor mu? Konuşamıyoruz. Çünkü bugünkü teknik bizim öz varlığımızı elimizden çıkardı. Halbuki Bezm-i Elest’te Rabbimiz bize isimleri, kelimeleri, konuşmayı, beyanı, yazı yazmayı; kısaca: bize lisanı emanet vermişti. O lisanda fıtrattan/ tabiattan kopmayan Nefes-i Hilkât vardı. O mahzâ şairin yani insanın diliydi. O dilde, doğuranın bereketiyle doğru ve doğrulu bir hayat yaşıyorduk. Biz o lisan ile bulurduk hayatımıza hayat katan kelimeleri ve deyimleri…

Meselâ Türkçemizde “çile çekmek” deyimi vardır. Çile çekebiliyor muyuz? Kulağımız o kadar kirlendi ki “çile bülbülüm çile” diyen, çileden bahseden şarkılardan bile anlamıyoruz. Hemen söyleyeyim asıl çileyi okçuluk tekkesindekiler çekermiş. Çile ibrişim ipten yayın kirişidir. O çileyi tekkeye taze gelen, önce zayıf yay manasındaki kepade ile çekermiş. Onun adı kepadekeştir. Keş eki Türkçeleşmiş, bize Farsça’dan geçmiş bir ektir. Meselâ birine keş dersek kafayı çektiğini anlarız. Serkeş? Başçeken. Neyse.. biz çilemize gelelim. Keman yay demek. Öyleyse kemankeş yay çekendir. Kemankeşin yay çekmesi ölene kadar sürecektir. Çünkü Efendimiz okçu olup da bırakan için bizden değildir der.

Demek ki bir tasavvuf terimi olarak algılanan bu deyim bize, okçu bir milletin asla büyük cihaddan geri kalmamak gerektiğinin ihtârı için vardır: Fani dünyaya aldanma! Sakın cihaddan geri kalma! Sakın ha Peygamber sözünü yabana atma mahvolursun. Sakın Peygamber’in ağzından çıkan sözü evirip çevirerek kuşa döndürme! Kurtlara yem olursun! Nükleer bombalar, füzeler, kimyasal bombalar, virüsleri üretenlerle sen bir olamazsın. Sen müslümansın! Sen kötülükle, iğrençlikle yarışamazsın. O ateşli silahlar, bombardumanlar onların işidir, senin değil! Onların insanlığı ve tabiatı yok etme tekniğine sen asla erişemezsin. Sen Kur’an lâfzına bak! Kur’anı anlamıyoruz diyerek yorum yapa yapa sapıtanlardan olma! At yetiştir! Fil demiyor ki Allah sana! Peygamber’in sana savaş yapmasan bile attan uzaklaşma, okçuluğu terk etme diyor. Sakın! Fanidir dünya. Bir kalp sektesinden aniden gidersin. Hayatı alan da veren de hiçbir teknik ve teknoloji değil. Allah’tır. Belânımı arıyorsun işte sana çile! Çile çekmeyi sakın bırakma!

Bu meyanda Ruşen Ali Köroğlu’yu ve Bolu beyinin seyisi olarak bilinen babası Seyis Yusuf’un hikayesini analım. Köroğlu’nun babasının seçtiği tayı, Bolu Beyi arık diye zayıf diye beğenmez, onun gözlerine mil çektirir. Böylece Köroğlu ve Kır At efsanesi Türk’ün dilinde saz ve söz ile işlenir. Köroğlu babasını kaybeder ama, babasının talimiyle yetişen Kır At’ı kazanır. Türkçe’nin ve Köroğlu’nun kalp gözü açılır. Köroğlu’nun bengisudan içtiği üç köpük; Türkün ve Türkçenin ilelebed payidar olacağının sembolleridir. Onlar; ölümsüzlük, yiğitlik ve şairliktir. Yiğitlik ve şairlikle Türk milletini temsil eden Köroğlu hem alp hem erendir. (Burada erenlikten kastım şairliktir.) Onun nezdinde Türk’ün ağzı, sağır kulakları açayazan bir na’ra/ bir haykırışa mâlik olur. O na’ra Bolu Beyinin kulakları nezdinde zulmün ve zalimin her çeşitine meydan okuyacaktır:

 

Benden selam olsun Bolu Beyine / Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır

Ok gıcırtısından kalkan sesinden / Dağlar sada verip seslenmelidir

Düşman geldi tabur tabur dizildi / Alnımıza kara yazı yazıldı

Tüfek icat oldu mertlik bozuldu / Eğri kılıç kında paslanmalıdır

Köroğlu düşer mi yine şanından /Ayırır çoğunu er meydanından

Kır At köpüğünden düşman kanından /Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır

Bu koçaklamanın en önemli dizesi hiç şüphesiz “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” dizesidir. Bu aynı zamanda Türkçe konuşan bir halkın deyişidir:

“Delikli demir içat oldu mertlik bozuldu.”

Şiire göre, öyleyse, ne yazık ki, eğri kılıç kınana bir daha çıkarmamak üzere sokulmalıdır. Efsaneye göre ise Köroğlu mertliğin artık kalmadığı bir dünyada yaşamak istemez sır olur, sırlara karışır. Bu söz insanlığın son umudu “son millet”in sözüdür. İnanıyorum ki -ben aksine hâlâ rastlamadım dünyanın hiçbir yerinde hiçbir yabancı şairin ağzından böyle bir ibare çıkmış olsun. İnsanlık iki dünya savaşı gibi mertlikten fersah fersah uzak iğrenç/ korkunç ateşli silahların cehennem kustuğu ve üzerine atom bombalarının ve kimyasal silahların atıldığı savaşlara şahit oldu. O “Finsternis”, o karanlık günlerden hâlâ uzaklaşmış değiliz. Hâlâ sürekli radyo haberlerinden Berlin’de patlamamış bombaların bulanarak imha edildiğini işitebilirsiniz. Köroğlu’dan Mehmed Akif’e aynı şiir damarından gelecek olursak: Akif Çanakkale şiirinde “medeniyet denilen maskara mahluku görün” der. İstiklâl Marşmız’da ise medeniyyetin “tek dişi kalmış canavar” olduğunu söyleriz değil mi?

Hiç şüphesiz Delikli Demir ve Tek Dişi Kalmış Canavar aynı şeylerdir. Hiç şüphesiz bunlar attan ve oktan uzaklaşmış bir dünyaya Türkçenin bütün insanlığa yaptığı ikazlardır.

Bu ifadelerden sonra Kemankeş Germania derneğine gelecek olursam. Ayaklarımız yere basıyor. Havada değiliz. Gerçekçi olup imkansıza tâlip olacağız. Almanya toprağına Ahmed Yesevi erenleri gibi hikmet getirdik. Adımızın Germania olmasının hikmeti iki dünya savaşını da çıkaran Yahudilerin ve Yahudi devletlerin Türkler ve Almanlar için söylemiş oldukları “medeniyet düşmanlığı” sebebiyledir. Biz Türkler ne delikli demirin ne de tek dişi kalmış canavarın tarafını tutuyoruz. Türk’ü ve Alman’ı medeniyete karşı birleştiren bu düşmanlıktır diyebiliriz. Bunun için Kemankeş Germania ismini kendimize yakıştırdık. Türk ile Alman‘ı birleştiren bu yolda „Waffenbrüder beim Bogenschießen“ olarak hareket edebiliriz. Bunun için ayaklarımız yere basıyor. Bastığımız yerin neresi olduğunu biliyoruz.

Biz Allahualem bir zayıf ve çelimsiz karıncalar değiliz; atlıkarıncalarız. Atlıkarınca kadarınca bile olsa oka, okçuluğa; Peygamber buyruğuna, nafile ibadetten hayırlı bir ibadete talip olduk. Allah bizi ve bu işe gönül verenleri utandırmasın. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Sözlerimi şair İsmet Özel’in Of Not Being a Jew kitabındaki şu mısralar ile bitirmek istiyorum:

…//…

Tarihe at üstünde ok atarak

Çıka geldik biz Türkler

Farslardan daha fâris

Ve fâsih Araplardan da bile

Gassal elinde meyyit bizler

Sirklerde iş aramak için yetiştirilmedik

MEHMED AKİF ERSOY VE ALPERENLER*

ELİF İLE MİM’İN ASKERLERİ: MEHMED AKİF ERSOY VE ALPERENLER

Allâh adın zikredelim evvelâ / Vâcib oldur cümle işte her kulâ
Allah adın her kim ol evvel anâ / Her işi âsân eder Allah anâ
Allah adı olsa her işin önü / Hergiz ebter olmaya ânın sonu
Her nefeste Allah adın di müdâm / Allah adıyla olur her iş tamam
Bir kez Allah dese aşk ile lisân / Dökülür cümle günah misl-i hazân
İsm-i Pâkin pâk olur zikreyleyen / Her murâda erişir Allah diyen.

Allah der demez hemen Muhammed derim. Ona Ahmed ve Mahmud derim. Dervişlerin fikri neyse zikri odur der, evvelemirde bunları bana belleten Allahıma hamd’ederim. Hamd ismiyle müsemma onsekiz bin alemin Mustafa’sına, şanlı Peygamberime sonsuz salat ve selam ederim. “Cürmüm ile geldim sana” diyen Yunus gibi “şöyle garip bencileyin” der, dergahın eşiğinde beklerim. Türkçe konuşan Yunuslar kervanına aksak çolak kekeme halimle ben de katılmayı murad ederim. Su gibi berrak, yuyan, yıkayan, akan, çağlayan, kir tutmayan, bizi asırlardır insan içine Âdem (Adam!)
sıfatında çıkaran üstün Türkçe’yle işte bu nutkumu burada arz ederim. Bilmeyi bildikçe bunu bilirim:

Bilmeye doymayan cahil, kemter bir kulum. Ol şefaatçinin şefaatini dilerim. Onun ümmetim! Ümmetim! Deyü deyü teheccüd vakti gözyaşı dolu duasını boşa çıkarmaktan, cehennemlik olmaktan, meymenetsiz biri olmaktan Allaha sığınırım.

Elhamdü ile başlayan kitabıma yemin olsun. Miladi 751 senesinde (Hicretten 133 sene sonra) Talas muharebesinde Çin’in tarafını tutmayıp Arab’ın tarafını tutarak geçmişi ve geleceği avucunun içine alacak olan Türklüğe and olsun. Halife ordusunun ilelebed temsilcisi ve sahibi olmak için Türklüğün gün doğumunda, kızıltuğlarıyla zûlmeti delerek meydana çıkan Alperenlik davasına yemin olsun.

Sınır boylarında modern tarihin her sayfasını atların nal sesleriyle, oklarının cıvıltısıyla, cenk türküleriyle dolduran; cengaverlere yemin olsun ki ne Elif’i ne de Mim’i birbirinden ayırayacağım.

Kur’an harfleriyle, İslam yazısıyla bana bir cennet vatan veren dedelerimi incitmek, atalarıma ihanet etmek istemem…
Ahir zamanda yalnız Türk milletine yâr olan, dolu ana /Anadolu olan; Hak Teala’dan hak ederek aldığımız şüheda fışkıran bu toprak; bu Diyar-ı Rum toprağı şahidimizdir: Biz Allah ve Muhammed lafızlarına inandık, ikrar ettik, onları çok çok zikrettik, zikretmeye de devam edeceğiz. Biz bu kelimelerin, bu kelimelerin manasını; rüyet-I hilal /doğan ay / yeni ay/ hilal ve parlayan yıldız olarak en yukarıda, göklerde, arş-ı alâda gördük; görmeye de devam edeceğiz.
Parlayan ve parlayacak olan benim milletimin yıldızıdır; hiçbir milletin değil o, o benimdir, o ancakbenim milletimindir. Çehreni çatma hilalim, n’olursun sana yalvarıyorum, etme kurban olduğum, yeter be güzelim.. Türk milletine, kahraman ırkıma gül gayri, ben ettim sen etme affet beni!

Biliyorum hep senin sayende ezelden beridir hür yaşadım ben. Irkıma izmihlal, yokoluş, bitme- tükenme olur mu? Olmaz! Bu ne hayattayken ne de mematken olmaz! Ebediyyen olmaz…İşte biz ezelden beri özgür bir millet onlarak Allah ve Muhammed lafızlarını Hilal ve Yıldız şeklinde göndere çektik. Estetik ve etik’ten mahrum olan, hadlerini bilmeyen riyakâr milletler ve acaip ne idüğü belli olmayan “İslamcı” grup ve topluluklar bu lafızları bayraklarına aynen alırlar. Bunu ancak Sancağ-ı Şerif’in mânâsından habersizler yapabilir. Çünkü biz Türkler “işte bak bu lafızlar aynen bizi gösteriyor” demeyiz. Biz yalnız onlara lâyık olmaya çalışırız. Lâyık olmaya çalıştığımız Yozgatlı bir fukara köylünün ağzındaki Türkçe’den bile bellidir: Elaaam. Bu kelimenin tam Türkçesi: Allahuâlem.
(Aallahualem bissevab.) Biz söylüyoruz, konuşuyoruz, birşeyler yapıyoruz ama bütün işler Allah’ın elindedir; gücün ve kudretin yegane sahibi odur. Âlim-i Mutlak odur. Elaam biz ancak Allah’ın emrini tutup nehyettiğinden sakınırız. Dua ederiz. Öyle bir dua ki ne dediğimizi ve haddimizi biliriz. Olmayacak duaya da amin demeyiz. Küstahlık edip Allah lafzını bayrak yapıp sallamayız. Güya hak ve adelet adına oralara buralara bombalar atarak boş, beyhude, faydasız yollara sapmayız. Atılan her bomba sebebiyle sadece mazlumların, masumların değil; yerdeki karancanın, kuru yaprağın üstündeki çiğ tanesinin bile yevm-i kıyamette bizden hesap soracağından korkarız. Başımızdaki zalim sultansa eğer ona karşı hakkı savunur, zulmünü kınar, şeriat dairesi içinde zulmüne engel olmaya çalışır, hak sözü söylemekten asla perva etmeyiz. Velakin g.t kadar toprak için çürük çarık bir dil için; bir milleti, bir ülkeyi yenip yutulacak hale getirecek hiçbir işle de işimiz olmaz. Ta ezelden beri bunu der, bunu biliriz: İl (devlet) gider, töre kalır. Türk töröktür. O törebilir demektir. Nizamdan, Allah’ın kanundan, İslam’dan ayrılmayız. Töre konuşursa hakan susar der atalarımız. Devleti töreden üstün tutmayız, tutamayız. Çok açık bir Türkçemiz var: Şeriatın kestiği parmak acımaz. O parmağı eğer töre kesemezse, töreye karşı gelenlerin başını şeriat alamazsa, o devlet yaşayamaz. Kaşgarlı Mahmud kitabına almış mı bu mânâyı? Almış. Türk yoldan çıkmayan, sapıtmayan, tat olmayan demektir. „Tat’sız Türk (b)olmaz.“ Bu mânâ daha sonra küçük Asya toprağında „Türk müsün, gavur musun?“ şeklini alır. Gâvur; gayr-i müslim kelimesinin en kestirme söylenişidir. Eskiden Boşnak bunu çok iyi bilir ve ilmihal kitabında da böyle sorardı: Od kad si Turcin? ( Ne zamandan beri Türksün?) “Od Kalu Bela” (Kalu Bela’dan beri.) Şimdi ise müslim, gayr-i müslüm ayırmadan bütün dünyayı tehdit eden Amerikanlık var. Bu Amerikan kültürünün bugün –kendi halkı da olmak üzere- tehdit etmediği bir zemin neredeyse yok. Kılık-
kıyafetimizden, ne yeyip içeceğimize kadar herşey maalesef bu kültürün etkisi altında. Girmediği delik, söylemediği yalan yok bu yılanın. Bir zamanların puperest Roma‘sında Hazreti İsa’nın ayakları altında ezilen „yılanın başı“ bugün muhakkak sadece Yunus’un, Karacaoğla’nın, Köroğlu’nun konuştuğu, bizim de hala konuşmaya çalıştığımız yüksek Türkçe‘nin ayakları altında ezilebilir. İşte tat mısın, Türk müsün; Türk müsün, gâvur musun şeklindeki fark bugün; „Türk Olamadıysan Oldun
Amerikalı“ sözündeki en gerçekci ve fakat en ideal bir mânâya tebdil olmuştur. Bütün bu farklar ezelden beri hür olan, hilalin aşkıyla yanan, aşk ile Allah diyen Türk milleti Türkçe ile yapıyor.
Öyleyse Türkçe’ye, ana dilimize eğilmeye devam edelim.. Evet doğrusunu Allah bilir deriz ve doğru olanın, doğurgan olanın üzerine titreriz. Değerli olanı ortalıkta bırakmayıp korururuz, onu kem bakışlardan, muhafaza ederiz. Kız kelimesi kıskanılacak, korunacak, üzerine titrenilecek çok değerli varlık manasındadır. Kızlar ortalıkta bunun için gezmezler. Asla orta malı ve seyirlik değildirler.
Piyasa bizde olumsuz bir şeydir. Kız piyasaya çıkmaz, sokakta bırakılmaz. Türkçe’nin bu yüksekliği sebebiyle Türk’ün kızı en üstün kızdır:

“Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu /Bülbülün figanı bağrımı deldi
Gül alıp satmanın zamanı geldi /Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i .
Çeşmelerde abdest alınmaz oldu /Camilerde namaz kılınmaz oldu
Mamur olan yerler hep harap oldu /Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i .
Budin’in içinde serdar kızıyım /Anamın, babamın iki gözüyüm
Kafeste besli kınalı kuzuyum /Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.”

Gazi Aşık Hasan Almanların elimizden aldığı Budin’e türkü yakmış. Budin şehri bir sevgili gibi, bir kız gibi nazlıymış. Ne yazık ki gül kızımız yetişmiş, onu satma zamanı gelmiş, ele satılmış. Türkler düşman Almanlara diken değil de gül bırakmış… Acıyı en güzel mecazlarla nasıl anlatıyor şair. Bu şair her Türk askerinin gönlünün tercümanıdır. Bütün bir millet konuşur onda. Şairin „ben“ demesi bütün milletin „biz“ demesinden başka birşey değildir. Bu türküyü dinleyen her Türk oradadır, nazlı kızların yurdundadır. İlâyı Kelimetullah aşkına seferlere çıkmanın, fütühat devirlerimizin, yüzlerce binlerce ayrılıp kavuşmanın hatıraları Türkçe‘nin kalbinde atar ve kalbini Türkçe‘ye kapatmamış her Türk o hatıraları yeniden yaşar ve hisseder.
Velhasılı kültürümüzde alplik aşıklıktır. Cihadı sevgilisini sever gibi sever her alperen. Sevdadan, aşktan kopamayan alp düşmanına asla vahşilik yapamaz. Alperen küffara bile gül sunar. Cihat aşkına serini ortaya koyar, kellesi koltuğundadır korkmaz, aşkı için kelleleri alır ve fakat insanlığını ayaklar altına asla almaz, vahşi olamaz. Türk’ün dilinde (şiirinde) yiğitlik ve sevdalılık işte böyle at başı gider: hep beraber yola, sefere çıkarlar; biri ne ileri gider, diğeri ne geri kalır, aynı hizadadırlar. Çünkü ata binmek, atlı bir millet olmak böyledir. Türk’ün hakikati hep böyledir. Sevdalı olmak demek; korkusuz ve yiğit olmak demektir:

“Kalk gidelim Balkaman’dan yukarı / Oturup durana devlet yaramaz.
Yiğidin bir başı gezginci gerek / Yiğit gezmeyince adam olamaz.
Yiğidin bir başı firaklı gerek / Sağ yanı sol yana çarklı gerek
Beriden, benzerden yürekli gerek / Kötü, kervan bozup kumaş alamaz.
Uyan Karac’oğlan, gafletten uyan / Atına binip de kargına dayan.
Ölümden korkup da sonunu sayan / Ölür gider, yâr koynuna giremez.“

Mücahid olan, ama asla vahşi olmayan, hep sevdalı olan alperenin bayrağı da elbette kız gibi nazlıdır, aşıklarına kendini kıskandırır. O şafaklarda yüzen en dalgalı denizdir. Yeri gelir fırtınalar koparır, yeri gelir sütliman olur:
“Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır; / Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;
Ezanlar nevbetindir: İnletir ebâdı haşyetten; / Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;
Cemâatler kölendir: Kâbeler haclen… Gel ey Leylâ; / Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan, /Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâdan.”

Bayrağımızdaki; altın ordunun -kızıl renklerin ortasındaki; bembeyaz gelinliği içinde nazlı, nazenin, incecik hilal kızımız; Türkler yoldan çıktığında, yabancılaşmaya başladıklarında, yurtlarına sahip çıkamadıklarında o güzel çehresini çatar ve kendine kurban olacak kınalı kuzuları, koçyiğitleri şehid olmaya çağırır…

„Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar… /O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, /Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!“
Sağ elinize kalem alıp sağdan sola doğru Hatt-ı Türkî ile hilal yazın: He, lamelif, lam. Bu harfleri yine sağdan sola doğru tersinden yazarsak lâle okuruz. Lale: Lam, lamelif, he. Bu lale sarı lale değildir. O kır lalesidir ki ona gelincik deriz. O bizim kırlardaki küçük gelinimizdir. Kızıldır çünkü. Ve bir üflemelik canı vardır. Hafif bir yel döker duvaklarını. Işte evvelbahar gelince Allah onları çayır- çimen arasından kızıl kızıl çıkarır. Güne doğru başkaldıran küçük küçük kızıl tuğlardır onlar. Kızıltuğlu alperenlerin kızıl perileridir onlar. Unutmayın al-kızıl bayrak üstündeki ak-beyaz hilalden bahsediyoruz yine de. Negatif fotografı kızıl gelincik olan hilalden. Alman bu fotografın pozitifini karanlık odadan çıkarmasını doğru bilmiş. Türklük ile kızıl rengi aynı resim içinde gördüğünden bizim kınalı kızımıza bunu demiş: „der Türkische Mohn.“

Gelelim şimdi Türk-İstanbul’da kızılın tonlarında açan yüzlerce lale çeşidinden yalnızca birine. Lale yetiştirici bir attar, bulduğu yeni laleye “tulbent” adını verir. Avrupa kızılsarıklı mücahidleri, hep karşısında gördüğünden midir nedir bilhassa bu tulbent isimli güzele bakakalır. O bakıştan lale ismi gider, tulbent gelir. Tülbent “tulipo/tulip” olur. Bu yeni ismiyle sonradan merkezi Hollanda olmak üzere Avrupa’da Lale Çılgınlığı (Tulipomanie/ Tulpenwahn) başlar.

Avrupalılar II.Dünya (Alman) Savaşı’ndan sonra Amerikan yüzyılının başlamasıyla başlarını açsalar da; daha önce çiçekcilerde satılan güzel tulbent bağlayan güzellerin, lalelerin bir şekilde esiri olmuşlardır zannedersem. Bu elaam şudur: Hilalin askerleri “ters lale”li sınır karakolumuz Edirne Selimiye’den Viyana’ya sefere çıkarlar: _Bak kefere tersim kuvvetlidir ha! Karşıma geç, yan bakma öyle, tersimde durup durma! Vallahülazim şöyle bir okkalıca sana bir kızıl lale aşketsem, ta Viyanaya kadar hilal yazarım. Ne sandın sen allasen! Dalga geçiyorum evet! Hakkın en derin dalgası bu! Bu dalga yalnız ters lalede olur bilesin. Hilal, Lale, Allah kelimeleri aynı harflerle yazılır. Biz gâvur yazısıyla yazmaya okumaya devam ettiğimiz için bu incelik, bu sanat, bu zerafet dolu beraberliği idrak edemiyoruz. İdrak edemiyoruz hilalin ancak Allah’ın harfleriyle yazılabileceğini. Çünkü yazımızı elimizden almışlar. Almışlar  almışlar da biz de onu geri almak için en ufak gayret yok. Neyse bu bahs-i diğer. Lisan konusunu ayrıca konuşmak lazım. ELİF’in asla çenetlerini ayırmış arsız bir Romalı „A“ resmi olamayacağını konuşmamız lazım. Allah lafzı katiyyen Latin harfleriyle yazılamaz. Latin harfleriyle kocaman bir
Allah yazın camiye asın. Ne olacak? Olacağı şu: kara cübbeleriyle kardinallerin nefesleri ve kapkaranlık katolik bir hava dolmaya başlar. İstanbul‘un hala İslambol olamadığını, Kostantinepolis kaldığını, putperst Roma’nın Rum kılığında hala yaşadığını hatırlatır. Vaziyet çok vahim. Durum fevkalade ciddi.
Şimdi Allah lafzından sonra Muhammed lafzını konuşalım. Artık şunu göremiyoruz aynı harflerle mim, ha, mim, dal yazdığımız halde niye bazen Muhammed bazen Mehmed okuduğumuzu. Görmüyoruz Peygaberimizin ismine hürmeten ve aynı zamanda onun ismini yaşatmak için başka milletlerde olmayan ahlakî bir tutum takındığımızı. Bilmiyoruz zâkirlerin niye aman! aman! aman! diyerek neyin üstüne titrediklerini, neleri muhafazaya çalıştıklarını. Muhammdül Emîn olan Peygamberi Türkçenin nasıl övdüğünü. Şu beyitte olduğu gibi:

“Amân lafzı senin ism-i şerifinle müsâvîdir / Anınçün âşıkın
zikri amândır yâ Resûlallah!”

Amentü, mü’min, âmîn, amân, emîn.. bunların aynı kökten kelimeler olduğunu yazımız ve dilimiz elimizden alındığı için bilmiyoruz. Bilmiyoruz neden Türkler; camilerde ve mescidlerde Allah ve Muhammed lafızlarını kıbleye doğru mihrabın sağına soluna asarlar da Kitap ve Sünnet’ten kopmamak manasına gelen yanyana aynı cephede duran bu kelimeleri bayraklarında yalnızca remz ederler. Bu remiz hilalin Allah’ı ve yıldızın da Muhammed’i hatırlatmasıdır. Ve Tevhid ancak ikisiyle olur. Bu etik dolu estetik, öyle bir hassasiyet ve zerafetin zaferidir ki bütün dünyada İslam denince akıllara Suud’un ve İran’ın bayrakları değil de ay-yıldızlı Türkün kızıl bayarağı geliverir.
“Halbmond” hilaldir. Yarım ay demek olsa da hilal o. İslamın sembolü. Hilalimiz sebebiyle Avrupa söz dağarcığı enterasan boyutlar kazanmış. Almanca sözlüklerde, bizim yaban güvercini kumrumuza niye „Türkentaube“; eğri kılıcımıza neden „Türkensäbel“; kafatasının tam ortasındaki at eyerine benzeyen kemiğe niçin „Türkensattel“ dediklerini düşünmek lazım. Düşünelim nasıl böyle şeyler olabiliyor?
Kemik, kafatası deyince aklıma Türkleri bir iki asır taş-maş, kök-mök felan filanla oyalayanlar geldi. Örnekleri gördünüz milletlerin tarihi aslında dil ile kaimdir. Bunun için harcayacağımız zamanı bilhassa konuştuğumuz dile harcayalım. Faydasız ilimden, faydasız laklaktan Allah’a sığınalım. Bütün kodlarımız, şifrelerimi hala unuttuğumuz körelttiğimiz dilimizde…
Düşünün ama taşınmayın ve asla Asya’ya masyaya uzaklara gitmeyin. Ey Türk unutma ki seni bir saniye uyutsalar hemen o an sana bir sürü hap yuttururlar. Bil ki dünyada sadece senin üzerinde oyun oynanıyor. En büyük ve tek düşman sensin. Seni tarihten silmedikçe asla rahat uyku uyuyamacaklar. Dikkat et, kendini topla, dagılma toparlan! Gidecek başka yerin yok. Gidersen yok olursun. Sen buradasın. Burası Türkiye. Sen burada ete kemiğe büründün Türk diye göründün. Sen yalnız bu topraklara oluk oluk kan verdin, o da sana can verdi. Anan da, baban da, atan da burada. Sen zaten düşünmeyi pek sevmezsin. Sana ne Yahudi Türkologların öyleymiş böyleymiş, yok yok şöyleymiş, tarihin tozlarında karanlıkta kalan şeylerden. Boş ver onları da sen niye hala şuncacık ardımızda kalan geçmişteki Gazi Mustafa Kemal’e ait olduğu söylenen Gençliğe Hitabe‘yi aslıyla okuyamıyorsun? Sen niye Süleyman Nazif’in ifadesiyle Türkçe’nin Cebrail‘i Akif‘i okuyup anlayamıyorsun. Safahatı okumak sana niye işkence geliyor? Ne yaptılar sana? Allah’ın hiçbir millet nasip etmediği bir marşın var. Hala sen onu niye „oobe, dirancaak“ diye okuyorsun? Niçin? Şuncacık geçmişin hesabını yapamayan seni bilmem kaçbin yıllık Türk varlığıyla felan uğraştırıyorlar. Bu fantastik kulağa hoş gelen şeyler, inan seni bitirmek için, başka değil. Türk‘ün ülkesinde hem de seninle Türkçe konuşarak; seni alaya alan, seninle dalga geçen, sana hakaret eden bir sürü kene, sırtlan, çakal, dalkavuk, yalaka ne ararsan var. Hep öleceksen, ölmen gerekiyorsa seni hatırlıyorlar da; olacaksan, güçlenmeliysen, yükselmeliysen sen orada yoksun. Orası devşirmenin, orası dönmelerin, orası kılıktan kılığa girenlerin yeri. Hâla „özyurdunda garipsin, özvatanında parya!“ Ey Almanyalı gurbetzede! Seni niçin Almanyalara gönderdiler, başlarından savdılar? Onlarca yıl burada çalışıp da gayri ununu elemiş, eleğini asmış, titrek ayakların ölüme sürüklediği „Gastarbeiter“ babam nedir bunlar..? Vay başımıza gelenler! Omuzlarımızın gayri tutamadığı yedi delikli tokmak başımız vay! Söyleyin artık gurbeti de sılası da kalmamış analarım, atalarım, dedelerim ne yapacağız? Ah zavallı kimliksiz çocuğum senin için hiçbir şey yapamıyorum. Ah iki cami arasında beynamaz çocuğum. Ne mektep, ne sokak, ne de evin vardı değil mi? Şebekelerin, simsarların, haydutların avcundasın ve ben birşey  apamıyorum. Taşları bağlamışlar köpekleri salmışlar. Ey yanan ciğerim, ey gözlerimde tüten evladım, ey kabaran yüreğim, dolan gözlerim affet beni. Yeşil Mark‘a, kırmızı mersedese, sarışın Heidilere harcayıp tükettim ben senin geleceğini. Ne Türk olabildin ne de düzgün bir Alman. Evladım en çok sen affet beni! Sizler de affedin KaDeWe- temizlik elamanı karım bacım anam? Kimim ben? Erkek mi? Bu erkek erkek değil, bu kadın kadın değil; paramparça dikiş tutmaz yırtık donum, yuvam, ailem, evim barkım..? Ey Âl-i Osman nerdesin? Ey Âl-i Selçuk nerdesin? Haydi gelin kurtarın? Ey dedemin şorul şorul kanını sulaya sulaya 22 gün 22 gecede kazandığım Sakarya, “önce vatan” diyerek kurduğum Cumhuriyyet nerdesin? Ey ismimi tek yasatan Edirne’den Van’a vatanım Türkeli! Sensin bize en yakın olan, gel tut elimizden?

„Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! / Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; / Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; /Hani ardına çil çil kubbeler serpen
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; /Giden şanlı akıncı, ne gün döner
„Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; /Bugün bir hânümansız serseriyim öz
Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri, /Üzengi öpmeye hasretti garbın
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da, /Bugün yatıp duruyorsun Kadermiş!öyle mi? hâşâ, bu söz değil doğru; /Belânı istedin allah da verdi… doğrusu
Taleb nasılsa, tabiî, netice öyle çıkar, /Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi

Çalış! dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun, /Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun,
sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya, /Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!
Atların ve okların, gazi alperenlerin, Malazgirt ve Sakarya şehidlerinin, yüksek bir idealin çocukları
biz bu muyduk? Bu değildik. Bizi yurdumuzdan kapitalizmin karnı aç fabrikalarına, karanlık maden
ocaklarına ucuz işgücü olarak Sırb’ın Arnavut‘un değerinden bile aşşağıda hiç fiyatına yurdumuzdadef etmediler mi..? Bakın Dağlarca Alamanyalarda Çöpçülerimiz şiirinde bizi böyle anlatmış:

„…/

Biz, pis yöneticilerin mutsuz kişileri, /Süpürürüz, yaban ellerinin sokaklarını pis el, pis yürek. /Sığmazken Atalarım güne, yarına, /Düşmüşüm vay düşmüşüm ben el kapılarına
Daha üç yüz yıl önce, omuzlarımızda gök yarısı bayraklar,/ Eğilirdi bu ülkelerin burçları uygarlığımıza./…/ Ne duruyoruz, aylık bin yeşil mark,/ Varalım, dağılalım, kartal Anadolu’dan yeryüzüne./ Beyler altın uykularından uyanmak üzre, hadi/ yollarını temizleyelim, /Süpürgeler kocaman, çöpler kocaman,/ Al güneşten bile utanmadan, pis el, pis yürek.
Sığmazken Atalarım güne, yarına / Düşmüşüm vay düşmüşüm ben el kapılarına.”
Fakat müslüman ümitsiz olmaz. Bu akşam bunun için burdayız. İnşallah el kapılarını kapayıp gök kapılarını tıklayacağız.

„Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım/ Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden naşım“
Mücerret; çıplak gözle görülmeyen ruh, iman, irade.. ne dersen de.. toprağın altına giren o ölüden ,o her yeri ceriha dolu yaralı alperenden, Keşdağında Anadolu toprağına son damlasına kadar Elif- pozitif kan veren MuhsinYazıcıoğlu‘ndan, Kızılırmağın has evladından, „Bir kimlik aranıyorsa, İstiklal Marşı yeniden, defalarca okunmalıdır. İstiklal Marşı için hayatımı vermeye hazırım.“ diyen attan düşmeyen son atlı adamdan inşallah göreceğiz neler fışkırtacak? Çünkü sorgu-sual meleklerinın bilhassa Türk müsün? sorusuna bu dünyada yaşadığı dosdoğru bir hayatla, bütün şehidlerin kanlarıyla birleşerek damar damar bazulu kollarıyla ve sıkılmış tek yumruğuyla Türk milletini hedef almış bütün namlulara ve bütün Türk düşmanlarına verdiği cevabı verecek:

Ben Türküm Türk esir olmaz.

Ben Türküm Türk devletsiz olmaz.

Ben Türküm Türk bayraksız olmaz.

Ben Türküm Türk ezansız olmaz.

Ben Türküm Türk hürriyetsiz olmaz.

Maraştan Yozgata giderken karlı dağlara düşen küçük kartenesi büyük Alperen duyuyor musun, seni hatırlıyoruz bugün. „Bir kartanesi olsam Mekke’ye düşmek isterdim“ dedin, dediğin oldu. Karlar, karlı dağlar kefenin oldu. Ey dua edip duasını yaşayan Türk! Bir Türk dünyaya bedelin örneği. Biz Kızıl Türkler bugün buraya toplandık. Çok sevdiğin Akif’i hatırlıyoruz. Ne mutlu sana İstiklâl Marşı için meleklerin Akif’i kanatlandırdığı yerdesin. Ruhun şâd olsun korkusuz adam! Allah makamını
cennet eylesin! Amiin!

İşte çok sevdiğin Akif’den Türk şiirler:

Ordunun Duası:
“Türk eriyiz, silsilemiz kahraman,/ Müslümanız Hakk’a tapan Müslüman.
Putları Allah tanıyanlar aman,/ Mescidimin boynuna çan asmasın.
Âmin! desin hep birden yiğitler,/ «Allâhu ekber! » gökten şehidler.
Âmin! Âmin! Allâhu ekber!””

Bu da Süleymaniye Kürsüsünde bir Hintli’nin ağzından:

“Ah biz hayra yorar unsuru iman değiliz,/ Hind’in İslâmını pek Türk’e kıyas etmeyiniz.
Onların Ruh-u şahametle coşan kanları var,/ Bizde yok öyle samimi asabiyet, o damar.”
Hele Osmanlı Devleti kimin yurduymuş?
“Yurdu baştanbaşa viraneye dönmüş Türk’ün, Dünkü şen şatır ocaklar yatıyor yerde bugün”
“Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar, Hani Osman gibi, Orhan gibi babalar?”

Bu da Asım’ın nesli için:
“Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk’ün/ Düşünüp durmada öksüz gibi küskün, küskün.”
“Hocazadem, ne sülükmüş o meğer vay canına, /Diş bilermiş senelerden beri Türk’ün kanına.”

Bu da bir Türk genci Nevruz için söylediği:
„İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum, Nevruz?
Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işde gerek.
Lafı bol, karnı geniş soyları taklid etme;
Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek.“

BÜNYAMİN ÖZDEMİR

* Bu yazı Bünyamin Özdemir’in, Berlin Alperen Ocakları’nda, “Mehmet Akif Ersoy ve Alperenler“ serlevhalı sunumundan alınmıştır.

EĞER OK ATMAK HEVES İDERSEN!

Benim karındaşum kabza aşıktı. Hak subhanehu ve Teala bizi ve seni tariki müstakime irşadeyleye. Eğer ok atmak heves idersen gerektür ki evvel bir üstad bulup ol üstada ram olasun ve kadir olduğun kadar hidmet ve riayet idesin. Eğer riayete kadir degül isen hidmetin ile anı utandursun ve kabza sena-u dua ile alasın. Ondan sonra günden güne idmana şuruğ eyleyesin. Zira üstadsız bir nesne kemal ile idrak olunmak muhaldir.

Wir benutzen Cookies um die Nutzerfreundlichkeit der Webseite zu verbessen. Durch Deinen Besuch stimmst Du dem zu.